Yazar: Amin Maalouf
Yayınevi: YAPI KREDİ YAYINLARI
ISBN: 9789750810039
Sayfa Sayısı: 318
Boyutlar: 13.5 x 21 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 23.09.2021
Semerkant
Amin Maalouf
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikAmin Maalouf - Semerkant
Bazı romanlar bir hikâye anlatmaz yalnızca; bir zaman duygusu kurar. Okur, sayfaları çevirdikçe ilerlediğini değil, başka bir yüzyıla sızdığını hisseder. Amin Maalouf’un Semerkantı tam da böyle bir kitaptır. Bir kapı gibi açılır: Ardında çöl rüzgârları, rasathaneler, hanlar, kütüphaneler, sürgünler, aşklar ve kayıp elyazmaları vardır. Ama asıl içeride olan şey, insanın kader karşısındaki kırılganlığıdır. Bu roman, tarihsel bir anlatı gibi başlar; sonra yavaş yavaş bir ruh yolculuğuna dönüşür.
Hikâye iki zaman çizgisi üzerinde ilerler. Bir ucu 11. yüzyılın İran’ına, Semerkant’ına, İsfahan’ına uzanır. Diğer ucu 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında, Doğu ile Batı arasında gidip gelen bir araştırmacının hayatına dokunur. Bu iki çizgiyi birbirine bağlayan şey ise tek bir nesnedir: Ömer Hayyam’ın yazdığı söylenen efsanevi Rubaiyat nüshası. Bir kitap… Ama aslında bir kalp. El değiştiren, saklanan, kovalanan, uğruna hayatların yön değiştirdiği bir kalp.
Romanın ilk büyük yüzü Ömer Hayyam’dır. Tarihte çoğu zaman şair kimliğiyle anılan Hayyam, Maalouf’un romanında bundan çok daha fazlasıdır: Matematikçi, astronom, düşünür, kuşkucu, dost, âşık ve çoğu zaman sessiz bir gözlemci. Onu ilk gördüğümüzde gençtir. Bilginin peşinde, ama şöhretin değil. Sarayların ilgisini çeken, ama saraylara ait olmayan bir adamdır. Gök cisimleriyle uğraşır, takvimler hazırlar, şiirler yazar. Ama Hayyam’ın asıl derdi, dünyayı anlamaktan çok, ona katlanmaktır. Rubaileri bu yüzden doğar: Hayatın geçiciliğine karşı küçük, keskin, berrak cümleler.
Hayyam’ın çevresinde şekillenen dünya, romanın tarihsel omurgasını kurar. Hasan Sabbah ve Nizamülmülk… Aynı hocanın rahlesinden geçmiş, sonra üç ayrı yola savrulmuş üç adam. Biri iktidarın kalbine yürür, biri bilginin ve düzenin temsilcisi olur, biri ise tarihin en ürpertici örgütlerinden birini kurar. Maalouf, bu üçlüyü yalnızca tarihsel figürler olarak değil, üç ayrı insan hâli olarak resmeder: Güce tapan, akla inanan ve inanç adına her şeyi yakabilen insan.
Ömer Hayyam bu üçlünün içinde en “yerinden edilmiş” olanıdır. O, ne saraya aittir ne de fedailerin karanlık dağlarına. Onun mekânı rasathaneler, bahçeler, kütüphanelerdir. Ama roman ilerledikçe şunu görürüz: Bilginin ve şiirin de siyasetten kaçamadığı bir çağdır bu. Her söz, her sessizlik, her dostluk bir tarafa çekilir. Hayyam’ın yazdığı rubailer bile, bir süre sonra yalnızca şiir değil, tehlikeli bir düşünce hâline gelir.
Semerkant burada bir şehirden çok bir simgedir. Ticaretin, bilginin, dinlerin ve entrikaların kesiştiği bir kavşak. Kervanların tozu ile saray dedikodularının birbirine karıştığı bir yer. Maalouf bu şehri anlatırken mimariye değil, ruha odaklanır. Semerkant, insanların umutlarını bıraktığı, hayal kırıklıklarını büyüttüğü bir duraktır. Kimisi burada yükselir, kimisi kaybolur. Ama kimse aynı kalmaz.
Romanın en dokunaklı damarlarından biri Hayyam’ın aşklarındadır. Onun hayatına giren kadınlar, bir “büyük aşk” anlatısının figürleri değil, zamanın içinden geçip giden izler gibidir. Kimi ulaşılmazdır, kimi erken kaybolur, kimi bir ihtimal olarak kalır. Bu ilişkilerde Maalouf romantik değildir; insani ve hüzünlüdür. Hayyam sever ama tutunmaz. Bağlanır ama zincir olmaz. Onun aşklarındaki kırılganlık, rubailerindeki geçicilik duygusuyla akrabadır. Hayat, onda ne coşkulu bir zafer ne de tam bir yenilgidir. Daha çok, sessiz bir kabulleniş.
Ve sonra o elyazması… Hayyam’ın rubailerini içeren, ama aynı zamanda onun hayatına, dostluklarına, korkularına tanıklık eden bir kitap. Romanın ilk yarısında bu kitap yazılır, saklanır, korunur. İnsanlar ölür, şehirler el değiştirir, iktidarlar çöker; ama elyazması bir şekilde hayatta kalır. Sanki o da bir karakterdir. Suskun, ama hafızalı. Zamanın içinden yürüyen bir nesne.
Romanın ikinci büyük bölümü, yüzyıllar sonra başlar. Bu kez sahnede Benjamin O. Lesage vardır: İran’a giden, Doğu kültürüne ilgi duyan, Hayyam’ın izini süren bir Batılı. Onun hikâyesi, klasik bir tarih araştırmasından çok, yavaş yavaş kişisel bir arayışa dönüşür. Benjamin, Hayyam’ı aradığını sanır. Ama okur, onun aslında kendi yönsüzlüğünü, aidiyetsizliğini, inancını aradığını fark eder.
Benjamin’in dünyası da çalkantılıdır. İran artık Orta Çağ’ın Semerkant’ı değildir; ama yine devrimlerin, entrikaların, iktidar kavgalarının içindedir. Bu bölümde Maalouf, 20. yüzyılın başındaki İran’ı, sürgünleri, anayasa hareketlerini, Doğu’nun modernleşme sancılarını arka plana alır. Böylece roman, yalnızca bir geçmiş hikâyesi olmaktan çıkar; tarihin nasıl tekrar eden bir dalga olduğunu gösterir. İsimler değişir, yöntemler değişir, ama insanın iktidarla, korkuyla, umutla ilişkisi pek değişmez.
Benjamin’in hayatına giren Şirin, romanın duygusal merkezlerinden biri olur. Onunla kurulan ilişki, Hayyam’ın aşklarından farklıdır ama aynı kırılganlığı taşır. Burada da sevgi, bir sığınak değil, bir belirsizliktir. Şirin, bir ülkenin, bir kültürün, bir direnişin içinden gelir. Benjamin onu severken, onun dünyasına hiçbir zaman tam olarak ait olamayacağını hisseder. Bu ilişki, Doğu ile Batı arasındaki asimetrik yakınlığın küçük bir yansıması gibidir.
Ve nihayet, elyazması yeniden ortaya çıkar. Yüzyıllar boyunca saklanmış, el değiştirmiş, efsaneleşmiş o rubailer kitabı. Benjamin için bu, yalnızca akademik bir keşif değildir. Bu, zamanın dokunulabilir hâlidir. Hayyam’ın nefesidir, tereddüdüdür, yalnızlığıdır. Elyazmasını eline aldığında, romanın iki zamanı üst üste biner. Okur şunu hisseder: İnsan, bir başkasının kelimelerine dokunduğunda, aslında onun hayatına dokunur.
Romanın son bölümleri, tarihsel olduğu kadar simgesel bir felaketle örülür. Yolculuk, deniz, kalabalıklar, umut ve ardından gelen büyük kayıp… Maalouf burada dramatik bir zirve kurar. Ama bu zirve, bağıran bir final değildir. Daha çok, insanın elinden kayan şeylere dair derin bir kabulleniştir. Bir kitap batabilir. Bir aşk yarım kalabilir. Bir devrim yenilebilir. Ama anlatı kalır. Hatırlama kalır.
Semerkant, yalnızca Ömer Hayyam’ın romanı değildir. Yalnızca bir elyazmasının serüveni de değildir. Bu kitap, Doğu’nun içinden bakarak yazılmış bir dünya romanıdır. Bilginin iktidarla ilişkisini, inancın şiddete nasıl dönüşebildiğini, şiirin nasıl bir direniş biçimi olabileceğini gösterir. Aynı zamanda sürgünlerin, arada kalmışların, hiçbir yere tam ait olamayanların kitabıdır.
Maalouf’un dili, tarihsel ayrıntılarla yüklüdür ama ağır değildir. Okur, ansiklopedik bir metnin içinde boğulmaz. Çünkü yazar, her tarihsel bilgiyi bir insan hâline bağlar. Bir korkuya, bir sevince, bir kıskançlığa, bir umuda. Bu yüzden romandaki isimler, yalnızca figür değil, yüzdür. Ve o yüzler, bugüne bakar.
Semerkant okunduğunda, Hayyam’ın rubailerine başka türlü bakılır. Onlar artık yalnızca “hayattan zevk al” diyen dizeler değildir. Onlar, yıkımların, sürgünlerin, dost ihanetlerinin, saray entrikalarının içinden süzülmüş cümlelerdir. Her “anı yaşa” çağrısı, arkasında büyük bir kayıp gölgesi taşır.
Bu kitabı bitirdiğinde insan, tarihin düz bir çizgi olmadığını hisseder. Daha çok, birbirine dolanan halkalar gibi olduğunu. Bir yüzyılda yazılan bir cümle, başka bir yüzyılda birinin hayatını değiştirir. Bir şehir düşer, adı kalır. Bir şair ölür, sesi yürür.
Semerkant, tam da bunu yapar: Sesi yürütür.
Ve belki roman kapandığında, içinden şu geçer: Bazı kitaplar okunmaz. Bir çağdan diğerine emanet alınır. Ve bazı şehirler, haritada değil, cümlelerin içinde yaşar.
Kapak Yazısı
"Titanic'te Rubaiyat! Doğu'nun çiçeği Batı'nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydim!"Amin Maalouf, "Afrikalı Leo"dan (YKY, 1993) sonra bu kez Doğu'ya, İran'a bakıyor. Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının çevresinde dönen içiçe iki öykü... 1072 yılında, Hayyam'ın Semerkant'ında başlayan ve 1912'de Atlantik'te bit(mey)en bir serüven... Bir elyazmasının yazılışının ve yüzlerce yıl sonra okunurken onun ve İran'ın tarihinin de okunuşunun öyküsü/tarihi...
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
"Bin yıllık güzergâhını değiştiren, çağımın küstahlığı değilse, nedir?"
"Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen; sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?"
"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant’ın üzerinde! Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı hepsinin üstüne o mağrur?"
"Geçmişin seslerinden başka bir şey işitmeyip çocukça bir umudu besleyebilmek, ısrarlı bir hayali içimde büyütebilmek için insanlardan uzaklaştım."
"O günden sonra dünya her gün biraz daha kana boyandı, her gün biraz daha gölgelendi ve hayat da benim yüzüme bir daha gülmedi."
"Sevmeyi bilmiyorsan şayet neye yarar güneşin doğması ve batması."
"Ne mutlu dünyaya hiç gelmemiş olana."
"Ben, şayet alnına yazılmamışsa hiçbir yaprağın ağaçtan kopmayacağına inananlardanım."
"Muazzam bir kitaplık kurdum, en nadir eserleri bulabilir, istediğin kadar okuyup yazabilirsin. Burada huzura kavuşacaksın."
"Tesadüf demek istemiyorum, çünkü bu hikayede tesadüfün büyük bir rolü yok."
"Aklı başında olmayı da bilirim, delirmeyi de. Sevimli de olabilirim iğrenç biri de."
"Aklı başında olmayı da bilirim, delirmeyi de. Sevimli de olabilirim iğrenç biri de."
"İstediğin kadar şatafata gömül, insanlık halinin sefaletinden kurtulamazsın."
"Zayıflar için haklı olmak suçtur."
"Sadık olduğunu göstermekten kolayı yoktu. Sadakat, yalancı ağızlardaki kadar doğru olamaz."
"Beni yıldızlarımla baş başa bırak!"
“Bir zorba karşısında kazanılacak zafer, nihai amaç olamaz!”
"Uykusuz geçen gecelerin düşünceleri inatçı olur, benimkiler de durmaksızın geri geliyorlardı."
“Doğu'nun ritmiyle Batı'da yaşasak, cenneti bulmuş gibi olmaz mıydık?"
"Denizden komşu, hükümdardan dost olmaz.”
Bu Kitabı Tartışalım!
Bu kitap hakkında henüz tartışma başlatılmamış. İlk tartışmayı başlatan siz olun!
Yorumlar