Yazar: J. K. Rowling
Yayınevi: YAPI KREDİ YAYINLARI
ISBN: 9789750812989
Sayfa Sayısı: 690
Boyutlar: 14 x 20 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 17.05.2019
Harry Potter ve Ölüm Yadigarları
J. K. Rowling
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikJ. K. Rowling - Harry Potter ve Ölüm Yadigarları
Bazı vedalar bir cümleyle olmaz. Yavaş yavaş olur. Bir kapının usulca kapanışı gibi. Önce ışık azalır, sonra sesler çekilir, en sonunda eliniz kapı kolunda kalır. Ne ileri gidebilirsiniz ne geri dönebilirsiniz. J. K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigârları tam olarak böyle bir kitap. Bir finalden çok, uzun bir çocukluğun bitiş tutanağı gibi. Sanki biri elinizden tutup “artık büyüdük” diyor.
Bu romanı okurken yalnızca Harry’nin hikâyesini değil, kendi büyüme hikâyemizi de okuruz. Çünkü biz de onunla birlikte Hogwarts’a başladık, ilk dostlukları onunla kurduk, ilk korkuları onunla yaşadık. Şimdi ise aynı şeyle yüzleşiyoruz: Güvenli yerler sonsuza kadar sürmez.
Ve Rowling daha ilk sayfalarda bunu açıkça söyler.
Bu kez tren yok. Peron dokuz üç çeyrekten geçilmiyor. Ders programları yok, Quidditch maçları yok, şömineden çıkan kahkahalar yok. Okul kapalı. Çünkü masal bitmiştir. Artık hayat başlamıştır.
Roman, büyücülük dünyasının üstüne çöken ağır bir sisle açılır. Voldemort artık saklanmıyordur. Ölüm Yiyenler güçlenmiş, Bakanlık sızılmış, gazeteler propaganda aracına dönüşmüştür. İnsanlar evlerinden alınır, “Muggle doğumlu” olanlar sorgulanır, kaybolur. Tanıdık bir baskı rejimi kurulmuştur. Rowling burada bir çocuk kitabı yazmaz; neredeyse politik bir distopya yazar.
Harry henüz on yedi olmadan, annesinin kan koruması sona ermeden önce Privet Drive’dan ayrılmak zorundadır. Bu sahne, serinin ilk büyük vedasıdır. Dursley’lerin o garip, sevimsiz ama tanıdık evi bile bir anlığına hüzünlü görünür. İnsan, en kötü hatıralara bile alışıyor demek.
“Yedi Harry” planı… Çoklu İksir’le Harry’ye benzeyen altı kişi daha… Gökyüzünde süpürgeler, motosikletler, lanetler, çarpışmalar… Daha ilk kaçışta Hedwig’in ölmesiyle bir şey içimizde kırılır. O beyaz baykuşun düşüşü, yalnızca bir hayvanın ölümü değildir. O, Harry’nin çocukluğudur. Onun Hogwarts’a bağlı son ipliğidir.
Rowling açık konuşur: Artık kimse güvende değil.
Kısa bir süreliğine Sığınağa varılır. Bill ve Fleur’un düğünü vardır. Savaş öncesi son yaz akşamı gibi bir sahnedir bu. Kahkahalar biraz fazla yapmacık, müzik biraz fazla yüksek. Herkes neşeli görünmeye çalışır. Çünkü herkes bilir: Bu, fırtına öncesi sessizlik.
Ve gerçekten de düğün yarıda kalır. Patronus’la gelen mesaj: Bakanlık düştü. Scrimgeour öldü. Ölüm Yiyenler yolda.
O an üçlü kaçmak zorunda kalır.
Ve romanın asıl hikâyesi başlar.
Harry, Ron ve Hermione artık öğrenciler değildir. Birer kaçaktırlar. Arkalarında bir okul yoktur. Onları koruyacak yetişkinler yoktur. Dumbledore yoktur.
Yanlarında sadece Hermione’nin sihirle genişlettiği küçük çanta vardır. İçinde birkaç kıyafet, birkaç kitap, biraz yiyecek ve Dumbledore’un bıraktığı gizemli emanetler.
Hepsi bu.
Rowling burada serinin tonunu kökten değiştirir. Önceki kitapların büyük kısmı Hogwarts’ta, tanıdık duvarlar arasında geçiyordu. Bu romanda ise mekân yoktur. Sürekli hareket vardır. Ormanlar, ıssız tepeler, terk edilmiş köyler… Bir çadır.
Çadır bu romanın gerçek evidir.
Ve o çadırda, maceradan çok bekleyiş vardır.
İşte romanın en cesur tarafı da budur. Uzun bölümler boyunca hiçbir şey “epik” değildir. Sadece açlık vardır. Üşüme vardır. Yorgunluk vardır. Üç genç insanın “şimdi ne yapacağız?” diye birbirine bakışı vardır. Savaşın en gerçek hâlidir bu.
Dumbledore’un bıraktığı eşyalar yavaş yavaş anlam kazanır. Hermione’ye Bard’ın Hikâyeleri kitabı, Ron’a Işık Söndürücü, Harry’ye ise Altın Snitch.
Ve o kitaptaki “Üç Kardeş Masalı”…
Ölümü kandırmaya çalışan üç kardeş. Yenilmez Asa. Diriltme Taşı. Görünmezlik Pelerini.
Bir çocuk masalı gibi anlatılan bu hikâye, romanın kalbine yerleşir. Çünkü Rowling aslında şunu soruyordur: Ölümle nasıl yaşarsın? Onu yenmeye mi çalışırsın, yoksa kabul mü edersin?
Bu soru bütün roman boyunca yankılanır.
Öte yandan esas görev nettir: Horcrux’ları bulup yok etmek.
Voldemort ruhunu parçalara ayırmıştır. Her parça bir nesnede saklıdır. O nesneler yok edilmeden Voldemort ölmeyecektir.
Yani bu bir hazine avıdır. Ama karanlık bir hazine avı.
İlk buldukları Horcrux, Slytherin’in madalyonu olur. Onu boyunlarına asmak zorundadırlar. Ve madalyon, içlerindeki karanlığı besler.
Bu Rowling’in en zarif metaforlarından biridir.
Kötülük sadece dışarıda değildir. İçeridedir de.
Ron’un kıskançlığı büyür. Harry’nin suçluluğu ağırlaşır. Hermione’nin korkuları çoğalır. Küçük tartışmalar büyür. Sessizlikler uzar.
Ve Ron gider.
Bu sahne çok insandır. Çünkü kahramanlar da insandır. Aç, korkmuş, umutsuz bir genç her zaman cesur olamaz. Ron’un çadırdan çıkışı, belki de romanın en gerçek anıdır.
Harry ve Hermione yalnız kalır.
Ateş başında otururlar. Radyodan gelen kayıp isimlerini dinlerler. Uzun süre konuşmazlar. Bu bölümler sessiz bir yas gibidir.
Sonra Ron geri döner.
Ve kılıçla madalyonu parçaladığı sahne… Bu sadece bir Horcrux’un ölümü değil, Ron’un içindeki karanlıkla yüzleşmesidir.
Godric’s Hollow ziyareti…
Kar yağıyordur.
Harry anne babasının mezar taşına dokunur.
“James Potter, Lily Potter.”
İlk kez “Seçilmiş Kişi” değildir. Sadece bir oğuldur. O mezarlık sahnesi, bütün serinin en kırılgan anlarından biridir. Büyü yoktur. Sadece eksiklik vardır.
Sonra olaylar hızlanır: Bathilda Bagshot’ın tuzağı, Nagini’nin saldırısı, Malfoy Malikanesi’nde esaret, Bellatrix’in Hermione’ye işkencesi…
Ve Dobby.
Dobby’nin ölümü…
Harry’nin elleriyle mezar kazması…
Rowling burada bilerek büyü kullandırmaz. Çünkü bazı acıların kısa yolu yoktur.
O sahnede toprak kazarken, Harry çocukluktan tamamen çıkar.
Gringotts’tan ejderha sırtında kaçış kısa bir nefes alma anıdır. Ama hedef artık nettir: Hogwarts.
Okula dönüş bir “eve dönüş” değildir bu kez. Bir cepheye dönüş gibidir.
Duvarlar yanık. Koridorlar karanlık. Snape müdür.
Ama yine de insanlar toplanır.
Öğrenciler, öğretmenler, hayaletler, ev cinleri…
Bir direniş doğar.
Hogwarts Savaşı başlar.
Ve Rowling kimseyi esirgemez.
Fred.
Lupin.
Tonks.
Colin Creevey.
Her kayıp bir cümle gibi düşer kalbimize.
Çünkü artık ölüm isimsiz değildir.
Tanıdık yüzlerdir.
Harry’nin Snape’in anılarını izlediği sahne ise romanın en büyük kırılmasıdır. Yıllarca nefret edilen adamın, aslında Lily için yaşadığını öğrenmek…
“Her zaman.”
O tek kelime, bütün seriyi başka bir ışıkta gösterir.
Ve en sonunda Harry gerçeği anlar:
Horcrux’lardan biri kendisidir.
Bu bilgiyle ormana yürüdüğü sahne…
Sessiz.
Yalnız.
Hiç kahramanca değil.
Sadece kabullenmiş.
Ölüme yürürken Diriltme Taşı’nı çevirip anne babasını, Sirius’u, Lupin’i yanında hissetmesi… Bu an, masalın en insani yeridir.
Çünkü cesaret bazen savaşmak değil, gitmektir.
King’s Cross’taki o beyaz ara mekân… Dumbledore’la konuşma… Son bir vedalaşma.
Ve geri dönüş.
Son düello.
Voldemort’un düşüşü.
Gürültülü bir zafer değil. Sessiz bir son.
Kötülük çöker. İnsan kalır.
Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, aslında büyü hakkında değil.
Sevgi hakkında.
Kaybetmek hakkında.
Büyümek hakkında.
Ve ölümle barışmak hakkında.
Kitabı kapattığınızda garip bir boşluk kalır. Sanki uzun bir yolculuktan dönmüşsünüzdür. Bir istasyonda inersiniz. Kalabalık dağılır. Ama siz bir süre yerinizden kıpırdayamazsınız.
Kapak Yazısı
“Bana Harry Potter’ı verin,” dedi Voldemort’un sesi, “kimseye zarar gelmesin. Bana Harry Potter’ı verin, okula dokunmayayım. Bana Harry Potter’ı verin, ödüllendirilin.”Sihir dünyası savaşta! Karanlık Lord iyice güç kazanırken iyiler de boş durmuyor. Yedinci yılında Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na dönmeyen Harry Potter, Dumbledore’un ona bıraktığı görevi tamamlamaya çalışıyor. Yanında –her zamanki gibi– Ron ve Hermione’yle, bir yandan Voldemort’tan ve onun Ölüm Yiyen’lerinden kaçarken bir yandan da Hortkuluklar’ı yok etmek, Ölüm Yadigârları’nın sırrını keşfetmek zorunda olan Harry kendi geçmişiyle ilgili de pek çok şey öğreniyor.
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
"Son yok edilecek düşman, ölümdür."
"Ölülere acıma, Harry. Yaşayanlara acı, her şeyden çok da sevgisiz yaşayanlara."
"Benim... benim kitapları sevdiğimi biliyordu."
"Hazinen neredeyse, kalbin de orada olacak."
"Sırf özür diledin diye her şeyin düzeleceğini mi umuyorsun?"
"Ölüm bu dünyayı geçmekten başka bir şey değildir."
"Durdurulmak, gerisin geri sürüklenmek, eve gönderilmek istiyordu. Ama evdeydi zaten, Hogwarts onun bildiği ilk ve en iyi evdi. Harry, Voldemort, ve Snape, terk edilmiş çocuklar, üçü de burada bir yuva bulmuştu..."
"Sonuçta, ölmek öyle kolay iş değildi."
"Savaşmak için güzel bir gece!" diye seslendi Fred, şato bir kez daha titrerken.
"Tuhaf bir şey bu Harry,ama belki de iktidara en uygun olanlar,onu hiçbir zaman elde etmeye çalışmamış olanlardır."
“Sınır tanımayan bir zekâ, en büyük hediyedir insana!”
"Evet, evet, bebeği oldu!" diye haykırdı Lupin. Masanın çevresinden sevinç çığlıkları, rahatlama gösteren iç çekişler duyuldu: Hermione ve Fleur aynı anda, "Tebrikler!" diye ciyakladılar ve Ron, sanki daha önce hiç böyle bir şey duymamış gibi, "Vay canına, bir bebek!" dedi. "Evet - evet - bir oğlan," dedi Lupin gene, kendi mutluluğuyla başı dönmüş görünüyordu. Masanın etrafında uzun adımlarla yürüdü ve Harry'yi kucakladı; Grimmauld Meydanı'nın bodrumundaki sahne hiç yaşanmamıştı sanki. "Vaftiz babası olur musun?" dedi Harry'yi bırakırken. "B-ben mi?"
“Doğum günü pastanın bir Snitch şeklinde olduğunu fark ettim”,dedi Scrimgeour Harry’ye.Neden öyle?” Hermione alaycı alaycı güldü. “Ah tabii ya,Harry’nin müthiş bir Arayıcı olmasıyla bir ilgisi bulunamaz,o fazla bariz çünkü,”dedi.”Mutlaka kremasının içinde Dumbledore’un gizli bir mesajı saklı olmalı!”
"Dobby'nin efendisi yok! diye cikledi cin. Dobby özgür bir cin ve Dobby, Harry Potter ile arkadaşlarını kurtarmaya geldi!"
Hermione de enkazın içinde ayağa kalkmaya çalışıyordu ve üç tane kızıl saçlı adam yerde, duvarın yıkıldığı noktada bir arada duruyordu. Harry Hermione'nin elini tuttu ve beraberce taşların ve tahtaların üstünden tökezleye tökezleye ilerlediler. "Hayır - hayır, hayır!" diye bağırıyordu biri. "Hayır! Fred! Hayır!" Ve Percy kardeşini tutmuş sarsıyordu, Ron onların yanında diz çökmüştü; Fred'in gözleri ise görmeksizin bakıyordu, son gülüşünün hayaleti hâlâ yüzünde görülebiliyordu.
"İnsanın canı yanıyor mu? Bu çocukça soru, Harry engel olamadan dudaklarından dökülmüştü. Ölürken mi? Hiç yanmıyor, dedi Sirius. Uykuya dalmaktan daha çabuk, daha kolay."
“Suçluluk ve üzüntü duygularını eylemden başka bir şeyin bastıramayacağına inanıyordu.”
"Bunca zamandan sonra mı?" "Her zaman" dedi Snape.
Kadının hızlı hızlı nefes aldığını duyabiliyordu, uzun saçları yüzünü gıdıklıyordu. Kaburgalarına değen düzenli hayat vuruşunu hissedebildiğini biliyordu. "Draco sağ mı? Şatoda mı?"
"Hayatta olması onun zaferlerinden çok benim yanlışlarımın sonucu."
Bu Kitabı Tartışalım!
Bu kitap hakkında henüz tartışma başlatılmamış. İlk tartışmayı başlatan siz olun!
Yorumlar